Skip to main content

Fransa'da Türk Mevsimi'ne İşlevsel Bir Bakış | Menekşe Tokyay | İstanbul Bia Haber Merkezi

"Yayılma etkisi" kavramını Türk Mevsimi'nde araçsallaştırırken, bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor:


"Yayılma etkisi" kavramını Türk Mevsimi'nde araçsallaştırırken, bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor: Salt kültürel bir koordinat noktasından yola çıkan bu etkinliğin, kültürel - sosyal - ekonomik - diplomatik ve siyasi düzlemlerde de başarıyı yakalaması için birçok değişken grubunu da dikkate alması gerekiyor.


Bütünleşme teorilerinde sık sık başvurulan neo-fonksiyonalist yaklaşımın kurucusu olan Ernst Haas, uluslararası ilişkiler literatürüne çok değerli bir kavramsal katkıda bulunmuştur: "Spill-over effect". Türkçeleştirildiğinde, "yayılma etkisi" olarak adlandırabileceğimiz ve öncesinde David Mitrany tarafından "dallanma" (ramification) olarak sözü edilen bu kavram uyarınca, teknik alanda başlayan bir işbirliği süreci ve bütünleşme hedefi bir anda değil, zaman içinde adım adım ilerleyerek, salt işlevsellikten siyasal entegrasyona doğru dönüşecek; dönüşürken de kendini zenginleştirecektir.
Bu arkaplan bilgisini vermeme neden olan asıl gelişmeye gelince; 1 Temmuz 2009 - 31 Mart 2010 tarihleri arasında Fransa'da 9 ay süresince "Türk Mevsimi" gerçekleşecek. Bu kapsamda, farklı şehirlerde ve değişik alanlarda (kültür, eğitim, turizm, gastronomi, ticaret, moda, bilim) dört yüze yakın etkinlik düzenlenecek. Anımsayacak olursak, üç yıl önce, 2006 yılında Türkiye'deki Fransız Baharı etkinlikleri kapsamında, benzer bir etkinliğin düşünsel temellerinin çerçevesi belirlenmişti. Elbette süreci gerek Türk gerekse Fransa tarafından destekleyen geniş vizyonlu devlet adamlarının varlığı da, bu etkinliğin uzantısının sadece bir temenniden ibaret olarak kalmamasını sağladı.

İklim değişikliğine inat, "mevsimler arası işbirliği"...
Küresel iklim değişikliğini bir yana bırakırsak, her ne kadar mevsimler "ideal dünyada" yaklaşık üç aylık dönemleri kapsasa da, bu kez Fransa ve Türkiye'nin yanı sıra, hem yaz, hem sonbahar, hem de kış mevsimleri de işbirliğine gidecek... Böylelikle, oldukça uzun bir zamandan beri siyasi platformlarda ve konjonktürel olarak yaralanmış ve bir türlü eski "görkemli günlerini" yaşayamamanın verdiği burukluğun etkilediği Türk-Fransız ilişkilerine yaraşır bir perspektif kazandırmak hedefleniyor. Etkinliklerin Fransız Komiseri Stanislas Pierret'in de ifade ettiği gibi, Mevsim'in öncelikli hedefi, halklar ve siyasiler arasındaki "önyargıları kırmak"...


Eiffel Kulesi önündeki meydanda düzenlenecek olan Anadolu Ateşi gösterisinden, Mercan Dede konserine, Louvre Müzesi'ndeki "Osmanlı Kaftanları" sergisinden, Şirin Pancaroğlu'nun nefis arp dinletisine, Nobel Edebiyat ödülü sahibi değerli yazarımız Orhan Pamuk, 2008 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülü almış olan Nuri Bilge Ceylan ve uluslararası düzeyde çok sayıda ünvan ve ödülün sahibi olan Fotoğraf Sanatçısı Ara Güler'e törenle kentin anahtarının verilmesine dek, Türkiye'nin çağdaşlığını ve çağdaşlığının içinde barındırdığı kendine özgü ve ona kimliğini kazandıran öğeleri ön plana çıkartan bir etkinlik programı, adeta iğne oyası gibi dikkatle işlenmiş izlenimi veriyor.
Türkiye Mevsimi etkinliklerine Axa, Groupama gibi Fransız sigorta şirketlerinden sağlanan büyük orandaki destek de, bir anlamda ilişkilerin konsolidasyonunun "sigortası" olarak algılanabilir.

Teori çerçevesinden pratik öngörüler
Fransa'da Türkiye Mevsimi gibi yerel / ülkesel düzeyde bir etkinliği uluslararası ilişkiler teorileriyle kavramsallaştırmak, ilk aşamada sıkıcı bir egzersiz gibi görünse de, aslında durumu somutlaştırmak ve verimli bir zemine yerleştirmek açısından oldukça yerinde bir tercih olabilir. Keza, tarihsel açıdan kökenleri 16.yüzyıla kadar uzanan Türkiye - Fransa ilişkilerinin bu bağlamdaki önemi ve derinliğini, "kültürel zenginlik" temelinden yeniden ele alarak vurgulamak, bu etkinliğin "işlevsel" açıdan çıkış noktası. Böylelikle, gerek ulusal, gerekse halklar düzeyindeki ilişkiler hakkındaki toplumsal ve siyasi hafızayı güçlendirmek, konjonktürel etkilerden bağımsız olarak Türkiye'nin günümüzde geldiği aşamayı ve yaşadığı dönüşümleri interaktif ve dinamik bir düzlemde ilgili kitlelere aktarmak söz konusu olacak. Bu da, bir açıdan AB bütünleşmesi örneğinde olduğu gibi, hem ülkeler hem de halklar arasında bir köprü kurulmasını, toplumların birbirine "Fransız kalmamasını" sağlayacak. Bir diğer ifadeyle, salt işlevsel bir noktadan yola çıkan taraflar, süreç içinde, Fransızların da tabiriyle tıpkı bir "kartopu etkisiyle" daha üst düzlemdeki ilişkilere doğru yol alacak; siyasi süreçlerdeki tıkanıklıklar ve iki tarafın da birbirini ötekileştirmesi süreci, bu şekilde normalizasyon sürecine girerek, hedefine ulaşacak...

Ancak, "yayılma etkisi" kavramını Türk Mevsimi'nde araçsallaştırırken, bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor: Salt kültürel bir koordinat noktasından yola çıkan bu etkinliğin, kültürel - sosyal - ekonomik - diplomatik ve siyasi düzlemlerde de başarıyı yakalaması için birçok değişken grubunu da dikkate alması gerekiyor. Özellikle "arka plan değişkenleri" olarak adlandırabileceğimiz devletler arasındaki siyasi ilişkiler ve siyasi gündemi belirleyen liderlerin ve/veya elit grupların söylem ve açıklamalarının da, bu Mevsim'le tutarlı bir çizgi izlemesi, etkinliklerin sonuçlarının kendi çıkarlarına olacağı düşüncesine ikna olmaları gerekiyor. Aksi taktirde, yapılanlar sadece iyimser bir organizasyondan öteye geçemeyip, asıl hedeflediği o "sert çekirdeği" (hard core) etkileme yetisini kaybedecektir.

Fransız Le Monde Gazetesi'nin geçtiğimiz haftalarda Türk Mevsimi etkinlikleri konusundaki belirsizliği tanımlamak için manşetinde "Fransa'daki Türk Mevsimi, Chirac'tan Sarkozy'e zehirli armağan" başlığını kullanması, bu anlamda çarpıcıdır. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karsı çıkmasıyla bilinen Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin son kabine değişikliğiyle Avrupa'dan sorumlu devlet bakanlığına bir Türk dostu olarak tanınan Pierre Lellouche'u ataması, bu dinamiğin ilk meyvesi olarak değerlendirilebilir.

Nihayetinde, "yayılma etkisi"nin doğası gereği sui generis (kendine özgü) bir özelliği olan, benzer oluşumlara esin kaynağı olabileceği gerçeğini de anımsamakta yarar var. Kimbilir, belki böylesine yenilikçi ve "model" bir fikri başka ülkelere de uygulayarak, önümüzdeki dönemlerde Almanya'da da benzer bir Türkiye Mevsimi düzenleyerek, Sarkozy-Merkel ikilisinin Türkiye'yi tanımamakta ve anlamamakta direten yaklaşımlarını halk nezdinde yumuşatmak ve nihayetinde olumsuzlamak için çok güzel bir başka fırsat daha edinebiliriz... Avrupa bütünleşmesinde aday ülkelere yönelik de bütünleşmiş bir vizyon oluşturmak, büyük oranda bize ve bu tür etkinliklere olanak sağlayan ileri görüşlü girişimcilere düşmekte...(MT/EÜ)


* Menekşe Tokyay, Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi (GPoT)