Policy Brief | İngiliz Egemen Üs Bölgeleri ve Bölgesel Çatışmalar Ekseninde Kıbrıs’ın Güvenlik Mimarisi
İngiliz Egemen Üs Bölgeleri ve Bölgesel Çatışmalar Ekseninde Kıbrıs'ın Güvenlik Mimarisi
Bu çalışma, 1960 antlaşmalarından miras kalan yarım kalmış dekolonizasyon sürecinin, bugün Kıbrıs'ı rızası dışında bir savaş bölgesi haline getirdiğini savunmaktadır. Mevcut statükonun artık sürdürülebilir bir denge değil, her iki toplumun yaşam hakkını tehdit eden kolektif bir risk teşkil ettiği vurgulanarak; diplomatik müzakere süreçlerinin hantallığına kapılmadan, iki toplumun ortak bir güvenlik mekanizması kurmasının ontolojik bir zorunluluk olduğu sonucuna varılmaktadır.
Keywords: Kıbrıs Sorunu, ABD-İsrail ve İran Savaşı, İngiliz Egemen Üs Bölgeleri, Doğu Akdeniz Jeopolitiği
Giriş ve Bağlam / Introduction & Context
Bu yazı aslında Kıbrıs'taki son Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonra adada değişen siyasi atmosferi ve bu yeni siyasi iradenin Türkiye ile olan ilişkileri üzerine olacaktı. Fakat hem ülkemizdeki hem de Orta Doğu'daki gündemin değişme hızına yetişemedi. 28 Şubat tarihinde ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı saldırılar Kıbrıs'taki hem siyasi atmosferi hem de sosyal hayatı doğrudan etkilemiştir çünkü bu saldırılar sonucunda bölgede ortaya çıkan savaş sadece savaşın taraflarını değil, o bölgedeki diğer halkları da etkilemektedir.
Kıbrıs meselesindeki çözümsüzlük, adanın uluslararası hukuk açısından statüsünü gri bir alanda bırakırken, İngiliz üslerinin egemen statüsü adadaki toplumları rızaları dışındaki bir savaşın tarafı haline getirmektedir. Bugün gelinen noktada Kıbrıs sorunu, artık sadece teknik bir diplomatik uyuşmazlık değil; adanın fiziksel varlığını tehdit eden bir beka sorunu haline gelmiştir.
Değişen Paradigma ve 2025 Seçimleri
19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs Türk siyasetinde son yıllarda hâkim olan iki devletli çözüm anlayışına karşı güçlü bir sivil yanıt olarak görülebilir.[1] Tufan Erhürman'ın federal çözüm vizyonuyla göreve gelmesi, adadaki statükonun sadece diplomatik bir tıkanıklık değil, aynı zamanda Kıbrıs Türk halkının varoluşsal iradesine yönelik bir engel olduğu gerçeğini yeniden gündeme taşımaktadır. Bu seçim sonuçları, ayrılıkçı modellerin aksine, Kıbrıs Türk halkının uluslararası hukukla entegre, iki toplumun siyasi eşitliğine dayalı federal bir geleceği arzuladığının önemli bir göstergesidir.
Fakat federasyon istemi Türkiye'nin adadaki garantörlük haklarından vazgeçmesi demek değildir. Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) genel başkanı Sıla Usar İncirli'nin de belirttiği gibi Kıbrıslı Türklerin federasyon iradesi Türkiye'de maalesef özünden koparılarak ve farklı anlamlara çekilerek yansıtılmaktadır. Adanın kuzeyinde esas istenilen şey ise "iki bölgeli, iki toplumlu siyasi eşitliktir."[2] Seçim sonrası oluşan bu yeni politik iklim, Kıbrıs Türk halkının artık yok sayılmaya tahammülünün kalmadığını göstermektedir. Ancak bu içsel irade beyanı, 28 Şubat 2026'da patlak veren bölgesel savaşın yarattığı devasa güvenlik tehdidiyle eşzamanlı bir sınav vermektedir. Bölgesel yangın, İncirli'nin de işaret ettiği görünür olma ve kendi kararlarını alma talebini, bir siyasi hak olmanın ötesine taşıyarak; adanın bir bütün olarak hayatta kalabilmesi için ortak bir güvenlik kalkanı kurma zorunluluğuna dönüştürmüştür.
1960 Mirası: Egemen Üsler ve Hukuksal Anomali
Kıbrıslı Türklerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma talebi, sadece bugünün bir polemiği değildir. Nitekim 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığını kazanırken imzalanan antlaşmalar adada tam bir dekolonizasyon sağlamamış; aksine "Egemen Üs Bölgeleri" (Sovereign Base Areas - SBAs) adı altında sömürge döneminden kalma bir hukuksal anomali yaratmıştır.[3] Ağrotur ve Dikelya bölgeleri, yeni kurulan Cumhuriyetin toprağı sayılmayarak Birleşik Krallık'ın doğrudan egemenliği altında bırakılmıştır. Bu statü, 28 Şubat 2026'da başlayan bölgesel savaşla birlikte adanın tamamı için bir güvenlik felaketine dönüşmüştür. Adanın kalbinde yer alan ancak adalıların iradesine kapalı olan bu "egemen" noktalar, 2 Mart günü gerçekleşen saldırıyla birlikte, Kıbrıs'ın egemenliğinin ne kadar parçalı ve dış müdahalelere açık olduğunu göstermektedir.[4] Adadaki İngiliz üsleri, Kıbrıslı Türkleri ve Rumları, mülkiyetini ve yönetimini kontrol edemedikleri bir bölgeyi hedefleyen füzelerin hedefi haline getirmiştir.
Operasyonların ilk haftasında, Ağrotur üssünün İsrail'e sağladığı lojistik ve istihbari destek, İran'ın meşru hedef açıklamalarıyla birleşerek adayı doğrudan ateş hattına taşımıştır.[5] Bölgede tırmanan bu asimetrik tehdit, Kıbrıs meselesinin sadece bir statü kavgası değil, artık bir beka ve ontolojik güvenlik meselesi olduğunu göstermektedir.[6] 2 Mart günü İngiliz üssüne yapılan saldırı herhangi bir can kaybına yol açmasa da adanın hem kuzeyi hem de güneyi için ortak bir güvenlik sorununu belirgin hale getirmiştir.[7] Yarım kalmış bir dekolonizasyonun mirası olan İngiliz üsleri, bugün adayı rızası dışındaki savaşların bir parçası yapmaktadır. Bu üsler saldırı odaklı operasyonlar için aktif birer merkez işlevi görürken, olası bir karşı saldırı durumunda ada halkı sivil savunma ve güvenlik mekanizmalarından tamamen yoksun bırakılmaktadır.
Kontrolsüz Askerileşme
Öte yandan, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, son dönemde hız kazanan askeri iş birlikleri ve NATO üyesi olma yönündeki açık beyanları, adadaki güvenliği adalıların ortak iradesinden uzaklaştırarak küresel blokların çatışma sahasına eklemlemektedir.[8] 2 Mart sonrası Avrupa ülkelerinin birbiri ardına adaya savaş gemileri ve askeri mühimmat göndermeye karar vermesi, Kıbrıs'ı Doğu Akdeniz'in yoğun bir silahlanmış savaş bölgesine dönüştürmektedir.[9] Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, "Kıbrıs'a yapılan saldırı Avrupa'ya yapılmıştır" çıkışıyla adaya Fransız savaş gemilerini ve hava savunma sistemlerini sevk etmesi, adadaki militarizasyonu küresel bir krize taşımaktadır.[10]
Bu kontrolsüz askerileşme, Kıbrıslı Türkleri ve federal çözüm yanlılarını daha büyük bir paradoksun içine itmektedir. Güneyin NATO şemsiyesi altına girme arzusu, adadaki Türk varlığını ve Türkiye'nin garantörlük haklarını dışlayan bir güvenlik kurgusudur. Bu sebeple Türkiye, Güney Kıbrıs'ın NATO üyeliğine şiddetle karşı çıkmaktadır. Oysa 2 Mart saldırısı, adada var olan askeri unsurların İran veya benzeri bölgesel aktörlerin hedef listesini kabartmaktan başka bir işe yaramadığını göstermiştir. Bu durum, çözümsüzlüğü sadece yapısal değil, aynı zamanda askeri bir kördüğüm haline de getirmektedir. Müzakerelerin ötesinde, acil bir ortak güvenlik mekanizması ihtiyacı tam da bu noktada hayatiyet kazanmaktadır; zira adaya yığılan yabancı silahlar, iki halkın ortak güvenliğini sağlamak yerine, adayı küresel bir hesaplaşmanın harcanabilir piyonu konumuna indirgemektedir.
Avrupalı ülkelerin Güney Kıbrıs'a savaş gemisi göndermeye karar vermelerinin ardından Türkiye de KKTC'nin güvenliğini sağlamak amacıyla, 9 Mart tarihinde adaya 6 adet F-16 savaş uçağı ve savunma sistemleri konuşlandırılmıştır.[11] Bu hamle bölgedeki asimetrik tehditlere karşı bir caydırıcılık olarak okunabilir. İngiliz üslerinin adayı İran'ın füze menziline sokan rolü karşısında Türkiye; kendi stratejik derinliğini ve Kıbrıs Türk halkının yaşam hakkını korumak adına hava savunma kapasitesini adaya taşıma zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Ancak bu askeri tahkimat, nihai bir çözümden ziyade, adanın bölgesel savaşların rehin aktörü olmasını engelleyecek geçici bir güvenlik zırhıdır. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarları ve Mavi Vatan doktrini, ancak adayı bir çatışma sahası olmaktan çıkaracak federal bir güvenlik mimarisiyle uzun vadeli güvenceye kavuşabilir. İran savaşı üzerinden bakıldığında, federal temelli bir çözüm sadece ada halkının değil, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarları bakımından da en rasyonel yoldur. Türkiye'nin bölgedeki varlığı ve Mavi Vatan doktrini, adanın bir istikrarsızlık merkezi değil, bir barış limanı olmasıyla tahkim edilebilir. Federal bir çatı, Türkiye'nin garantörlük haklarını bölgesel bir savunma vizyonuyla birleştirecektir.
Bölünmüşlüğün Güvenlik Maliyeti
Adanın bu tarz saldırıların hedefi haline gelmesi, Kıbrıs'taki bölünmüşlüğün yarattığı güvenlik zafiyetini de trajik bir biçimde göstermektedir. Adanın kuzeyi ve güneyi arasındaki siyasi sınırların, bölgesel bir füze menzili karşısında hiçbir koruyucu işlevinin olmadığı gerçeği; güvenliğin artık tek taraflı değil, ancak ortak bir zeminde inşa edilebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, Kıbrıs meselesindeki statüko artık sürdürülebilir bir denge değil, her iki halkın yaşam hakkını tehdit eden kolektif bir risk halini almıştır. Çözümsüzlük, adayı uluslararası hukuk korumasından mahrum bir gri alan olarak bıraktıkça, bölge dışı güçlerin operasyonel iştahı artmaktadır. Müzakere masasının ilk ve en acil gündemi, bu üslerin saldırı amaçlı kullanımının uluslararası garantilerle sınırlandırılması olmalıdır.
Ancak bugün, diplomatik süreçlerin geleneksel yavaşlığını ve yıllarca sürecek müzakere turlarını bekleyecek zamanın kalmadığı anlaşılmaktadır. Bölgesel güvenlik ihtiyacı, şu an tüm siyasi ajandaların ve statü tartışmalarının üstünde olmalıdır. Kıbrıs meselesinin neden yapısal bir çözümsüzlüğe evrildiği sorusunun cevabı, adadaki güvenlik mimarisinin adalılar tarafından değil, dış aktörlerin çıkarları doğrultusunda kurgulanmış olmasında yatmaktadır. Örneğin, adanın her iki halkı da İngiliz üslerinden kaynaklanan hayati bir tehdit altındayken, bazı bölgesel aktörlerin bu krizi insani bir trajedi yerine stratejik bir fırsat olarak okuması, çözümsüzlüğün arkasındaki kötü niyetli yapısal zihniyeti ortaya çıkarmaktadır. Yunanistan kanadından gelen, bölgedeki savaşı ve artan gerilimi Türkleri adadan geri çekmek için bir fırsat olarak nitelendiren açıklamalar, meselenin güvenliği sağlamak değil, Kıbrıslı Türklerin adadaki siyasi varlığını ve Türkiye'nin garantörlük haklarını tasfiye etmek olduğunu göstermektedir.[12] Kıbrıslı Türklerin ontolojik güvenliği tehlikedeyken, bu durumu askeri bir geri çektirme hamlesi olarak kullanmaya çalışmak; adadaki her iki toplumun da hayatını hiçe sayan hesapçılığın ürünüdür.
Dekolonizasyonun yarım kalması, çözümsüzlüğü yapısal hale getiren temel unsur olarak görülebilir. Ancak Kıbrıslıların bugün, diplomatik süreçlerin yavaşlığını bekleyecek zamanı yoktur. Müzakerelerin ötesinde, her iki toplumun acil bir ortak güvenlik mekanizması kurması, adanın bölgesel saldırı tehditlerine karşı kolektif bir sivil savunma kalkanı oluşturması hayati önemdedir.
Sonuç
Gelinen noktada, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın savunduğu sonuç odaklı ve takvimli çözüm arayışı, artık ideolojik bir tercih olmanın ötesinde, adanın bir savaş üssü olmaktan çıkarılıp bir barış limanına dönüştürülmesi için çıkış yolu olarak okunabilir.[13] Federal bir çatı altında birleşmiş bir Kıbrıs, İngiliz üslerinin adayı askeri bir üs olarak kullanmasına karşı ortak bir egemenlik iradesi koyabilecek; böylece Kıbrıslı Türklerin ve Rumların ontolojik güvenliği, bölge dışı güçlerin stratejik hesaplarına kurban edilmeyecektir.
Öte yandan, durum Kıbrıslı Türkler için daha kötü bir noktadır çünkü çözümsüzlük devam ettikçe, Kıbrıslı Türklerin bu tür bölgesel krizlerde söz hakkı zayıf kalmakta, hatta hiç olmamaktadır. Ayrıca, KKTC Başbakanı Ünal Üstel'in iddia ettiğinin aksine sadece güney değil kuzey de bu tehlike ile yüz yüze kalmaktadır.[14] İran veya ilerde farklı bir ülkeden gelebilecek bir saldırı etnik veya dini bir ayrım yapmadan bütün adayı etkileyecektir. Mermiler ve füzeler toplum ayrımı yapmamaktadır. Kıbrıslı Türklerin ve Rumların ontolojik güvenliği, ancak İngiliz üslerinin yarattığı egemenlik gölgesini dağıtacak bir iş birliğiyle mümkündür. Çözümsüzlük artık sadece bir statü kaybı değil, doğrudan hayat kaybı riski taşımaktadır.
Orta Doğu'daki bu yangın, Kıbrıs'ta iki halkın iş birliğine dayalı bir çözümün, sadece siyasi bir gereklilik değil, bir hayatta kalma stratejisi olduğunu hatırlatmaktadır. Ancak bugün, kimsenin yıllara yayılan müzakere süreçlerini bekleyecek zamanı kalmamıştır. Bölgesel tehditlerin sınır tanımadığı bu yeni gerçeklikte; iki toplumun ortak bir güvenlik mekanizması kurması hayati bir zorunluluktur. Adanın bir askeri üs değil, orada yaşayan toplumların evi olarak kalabilmesi, masadaki diplomatik manevralardan önce, sahada kurulacak bu kolektif güvenlik kalkanına bağlıdır.
Ayrıca, yaşanan bu kriz, Kıbrıs'ın üç garantörü (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) için tarihi bir iş birliği zemini sunabilir. Bölgesel bir savaşın adayı etkisi altına alma riski, garantör ülkelerin adadaki askeri varlıklarını bir çatışma unsuru olmaktan çıkarıp, Doğu Akdeniz'in genel güvenliğini sağlayacak kolektif bir savunma kalkanına dönüştürmeleri için bir fırsat penceresi açmaktadır. Avrupa güçlerinin adayı tek taraflı bir savunma kalesi olarak kurgulaması, Türkiye'nin adadaki garantörlük haklarını ve bölge istikrarını doğrudan hedef alan bir kuşatma riskini beraberinde getirmektedir. Bu sebeple, özellikle Türkiye ile Güney Kıbrıs arasında kurulacak bir diyalog, sadece bugünkü saldırı tehditlerine karşı değil, gelecekteki enerji ve jeopolitik krizlerin yönetimi için de oldukça önem arz etmektedir.
Fakat, yıllara yayılan ve artık kanıksanmış çözümsüzlüğün devam etmesi oldukça olası bir senaryodur. Taraflar bu kritik eşikte uzlaşmayı başaramaz ve statükonun gri alanında kalmaya devam ederlerse, ada, bölge dışı güçlerin kontrolsüzce silah yığdığı, uluslararası hukukun tamamen devre dışı kaldığı ve her an patlamaya hazır bir hedef haline gelecektir. Uzlaşmazlıkta ısrar etmek, adadaki her iki toplumun da kaderini kendi ellerinden alıp, adayı bölgedeki aktörlerin ateş hattına terk etmek anlamına gelmektedir.
Kaynakça / References
- Deutsche Welle. "Kıbrıs 'Erhürman' dedi, Bahçeli seçimlerin iptalini istedi." 20 Ekim 2025. Erişim tarihi: 6 Mart 2026. https://www.dw.com/
- Özgür Gazete. "İncirli: İfadelerim Türkiye'deki bazı yayın organlarında özünden koparıldı, farklı anlamlara çekildi." 21 Ocak 2026. Erişim tarihi: 7 Mart 2026. https://ozgurgazetekibris.com/
- Stergiou, A. 2015. "The Exceptional Case of the British Military Bases on Cyprus." Middle Eastern Studies, 51(2): 285–300.
- Time. "British Base Hit in Cyprus, U.K. Terror Threat Under Review as Iran War Spreads." 2 Mart 2026. Erişim tarihi: 6 Mart 2026. https://time.com/
- TRT Haber. "İran'dan Avrupa ülkelerine 'meşru hedef haline gelirsiniz' uyarısı." 7 Mart 2026. Erişim tarihi: 7 Mart 2026. https://www.trthaber.com/
- Mitzen, J. 2006. "Ontological Security in World Politics: State Identity and the Security Dilemma." European Journal of International Relations, 12(3): 341–370.
- BBC News. "Kıbrıs Cumhuriyeti'nden İngiltere'ye tepki: 'Daha fazlasını bekliyoruz'." 5 Mart 2026. Erişim tarihi: 7 Mart 2026. https://www.bbc.com/
- Deutsche Welle. "Güney Kıbrıs NATO üyeliği için yeniden bastırıyor." 6 Mart 2026. Erişim tarihi: 7 Mart 2026. https://amp.dw.com/tr/
- Deutsche Welle. "Avrupa ülkeleri Kıbrıs'a savaş gemilerini gönderiyor." 5 Mart 2026. Erişim tarihi: 7 Mart 2026. https://www.dw.com/tr/
- The New York Times. "France is Sending a Large Naval Force to the Middle East." 9 Mart 2026. Erişim tarihi: 10 Mart 2026. https://www.nytimes.com/
- BBC NEWS. "Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyine savaş uçağı konuşlandırması ne anlama geliyor?" 9 Mart 2026. Erişim tarihi: 10 Mart 2026. https://www.bbc.com/turkce/
- Kıbrıs Gazetesi. "Tufan Erhürman'dan Dendias'ın Açıklamalarına Tepki." 5 Mart 2026. Erişim tarihi: 8 Mart 2026. https://kibrisgazetesi.com/
- Erhürman, T. 2025. İlk 100 gün. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı. Erişim tarihi: 6 Mart 2026. https://cb.gov.ct.tr/Portals/3/ILKYUZGUN.pdf
- Kıbrıs Postası. "Ünal Üstel: KKTC'de endişe yok çünkü Türkiye güvencemizdir." 5 Mart 2026. Erişim tarihi: 6 Mart 2026. https://www.kibrispostasi.com/