EuroActiv medya grubunun üçüncü yıldönümü vesilesiyle the Marmara otelinde tertiplenen seminer ile ilgili bilgi notu
15.10.2010
Dünya gazetesinin de içinde bulunduğu (EuroActiv adlı) yayın grubunun üçüncü kuruluş yıldönümü vesilesiyle the Marmara otelinde tertiplenen “AB-Türkiye ilişkilerinin” geleceği konulu seminer hakkında aşağıdaki özet bilgileri sunuyorum.
Seminerin Başkanlık Divanını oluşturan panelde Panel Başkanlığını ve Moderatörlüğü gazeteci yazar Zeynep Göğüş yapmıştır. Panelde konuşmacı olarak bulunan şahsiyetler ise, TÜSIAD başkanı Ümit Boyner, İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş, Profesör İlter Turan ve Fransız asıllı Brüksel AB Temsilcisi Christophe Leclerc olmuştur. Paneldeki beş konuşmacıdan sonra soru cevap bölümüne geçilmiş olup, bu bölümde benim yönelttiğim iki soru ve aldığım cevaplar aşağıda sunulmuştur.
Soru 1: Bildiğimiz kadarıyla AB’nin kurulduğundan bu yana, savunduğu en önemli prensiplerden ve kullandığı logolardan biri olan “unity in diversity” özdeyişi, şimdi Türkiye için değiştirilmiş gibi görünüyor. Türkiye Birlik içinde olmadığı gibi, yakın bir gelecekte alınması da öngörülmüyor. Bu durumda “birlik” kavramının sınırları nedir? “Çeşitlilik” kavramının limiti nerede başlar, nerede biter? Diğer bir deyimle Portekiz’in İsveç’le olan çeşitliliği normal olarak Türkiye için de neden geçerli değildir? Çeşitlilik konsepti Türkiye sınırlarında mı bitmektedir? Türkiye’nin getireceği çeşitlilik Avrupalıları neden rahatsız etmektedir?
Cevap (Leclerc): Avrupa bu konuda bölünmüş durumdadır. Konu Türkiye’nin boyutlarını aşan bir tartışma konusudur. Ben şahsen bu sloganın doğru olduğuna inanıyorum, ancak Avrupa’da hiç bir dönem geçerli olmadığını görüyorum. Yani AB’nin geçmişinde göreceli bir tolerans fikrinin geliştiğini, ama toplumun tüm kesimlerine yayılmadığını gözlemliyorum. Entellektüel Avrupalı, ama azınlık olan bir grup konuya bu slogan bağlamında bakmaktadır. Ama kaba çoğunluk farklılıklara gereken toleransı göstermiyor. Bu özellikle benim ülkem (Fransa) için geçerlidir. “Ötekileştirme” ile birlikte, hem Avrupa’nın kapıları başka Avrupalılara kapatılmış -bunun içinde Türkler de vardır- hem de genel olarak Avrupa’da muhafazakâr, hatta ırkçı eğilimler yükselme trendine girmiştir.
Soru 2: Sayın Murat Yalçıntaş konuşmasında, “Yaşlanan Avrupa’da büyüyen genç ve enerjik Türk toplumunun önemli bir artı değer teşkil edeceğini” belirtti. Sayın Yalçıntaş bu ifadelerde yalnız değildir. Yani, Türkiye’deki yönetim ve iş çevrelerinde, siyaset alanında, basında bu konu çok işlenmektedir. Ama ben şahsen şu ana kadar hiç bir Avrupalı yetkilinin “aman şu Türk gençleri gelsin de, iş açığımızı ve sosyal güvenlik sistemimizin gediklerini kapatsın” dediğini duymadım. Yani bu söylem tek yönlü olarak Türklerin Avrupalılara pek kibarca da olmayan bir hatırlatması şeklinde sürüp gidiyor. Acaba genç Türk nüfusunun bir gerçek olduğu ve yaşlı Avrupa’nın buna ihtiyaç duyabileceği düşünülse bile, bunu Avrupalıların söylemesi daha şık olmaz mıydı? Yani ihtiyacı duyan tarafın, sunan tarafa bu talebini ulaştırması daha doğru olmaz mıydı? Sokaktaki Avrupalı bize dolaylı olarak bazı önemli mesajlar veriyor. Tüyleri diken diken olarak, kendi şehirlerinin, yabancı kültürleri taşıyan ve hiç bir ortak noktaları bulunmayan göç dalgalarıyla işgal edilmesini istemiyorlar ve bunu yüksek sesle haykırıyorlar. Ayrıca, küçük düşürücü vize uygulamalarıyla bunu yüzümüze de çarpıyorlar. Bu durumda bizim bu tosun evlatlarımızı Avrupa’ya gönderme konusunda ısrarımızı anlatmak güç oluyor. Bıraksak, onlar bunu dile getirse olmaz mı? Yani, biz Avrupalılar adına bunun bir “asset” mi, “liability” mi olduğunu kararlaştırmaktan vazgeçsek daha doğru olmaz mı?
Cevap 2: Sayın Yalçıntaş bu soruya cevaben kısaca şimdiye kadar bu konuya bu açıdan yaklaşmadığını, ama bu empatik yaklaşımımızı haklı ve doğru bulduğunu, hakikaten buna dikkat edilmesi gerektiğini, ama maalesef birçok yetkilinin, belki de siyasi rant için böyle konuştuğunu ifade etti.
Saygılarımla arzederim,
Murat Bilhan