ARKA PLANDA KALAN TÜRKİYE’NİN ORTAK GÜNDEMİ
Türkiye’nin partiler ve ideolojiler üstü, daha doğrusu siyaset üstü en önemli sorunu kadın sorunudur. Siyaset üstü derken hem partiler arası polemikler, hem ideolojik farklılıkların vurgulanması kasdedilmektedir. Sorunun özüne inilmesi yerine, sürekli suçlu ve sorumlu aranması, aslında tüm toplumu birleştirici olması gereken bu konuyu odak noktasından saptırmaktadır. Gerçekte bu konu Türk toplumunun farklı spektrumlardaki ortak sorununu teşkil etmekte ve bu yanıyla tüm toplumu birleştirici olması gerekirken anlamsız bir ayrıştırıcı gibi kullanılmaktadır. Türk kadınının bugünkü durumu ibret ve üzüntü vericidir. Bu yüzden uluslararası ilişkilerde de bugüne kadar gündemimize gelmemiş olan bu konunun en büyük fatura şeklinde yakın bir gelecekte önümüze getirileceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Bir toplumun, bu alanda uluslararası en üst düzeylerden kısa bir zaman dilimi içinde en alt sıralara düşmesi nasıl olabilmiştir? Kadına seçme ve seçilme hakları, birçok demokratik ve ileri ülkeden önce verilmişken (1934), Türkiye dünyanın ilk kadın savaş pilotunu yetiştirmiş bir ülke iken, bugün uluslararası gelişmişlik endekslerinde 100-120 ülke arasında son sıralara nasıl düşmüştür 1. Bunun bir açıklaması olmalıdır.
Konuyu bazı ufak sorular ve cevaplarla biraz açıklamaya çalışalım...
Birinci soru; meselenin ana sebebi olarak, Anayasamız, kanunlarımız ve mevzuat açısından eksiklikler ve yanlışlıklar var mıdır ve bu yanlışlıklar yeni yasalar ile düzeltilebilir mi? Bu konuda eksik ve yanlışlar muhakkak vardır, ama Türkiye’nin kadın sorunlarının bugünkü duruma gelmesinde sadece mevcut mevzuatı suçlamak yeterli olmayacak ve mevzuata haksızlık yapılmış olacaktır. Yeni yasaların yararlı ve tamamlayıcı olabileceği düşünülse de, mevcut yasaların uygulanmasının yeterli olacağı ve sorunun büyük bölümünü halledeceği gerçektir. O halde bu mevzuatın uygulamasına da bakmak lazımdır.
Son yıllarda başta anayasal değişiklikleri olmak üzere (Anayasanın 2001 yılında yapılan 41’inci ve 66’ncı maddeleri, 2004 yılında yapılan 10’uncu ve 90’ıncı maddeleri) birçok yasada kadınlar lehine düzeltmeler yapılmıştır.2 Buna karşılık Türk kadınının karşılaştığı sorunlar büyüyerek devam etmiş ve yine son yıllarda şiddet katlanarak artmıştır. Bunun tek açıklaması olabilir. Konu toplumsal kanayan bir yaradır, yasal değildir.
İkinci soru; meselenin özü yasal mı, ekonomik mi, sosyal mi, eğitsel mi, siyasal mı, sosyopsikolojik mi, ya da antropolojik, morfolojik, biyolojik, veya başka sebeplerle midir? Belki bunların hepsidir, ama en basit şekli ile “sosyal” nitelemesinin en doğru olacağı düşünülmektedir.
Üçüncü soru; başka ülkelerde bu gibi sorunların mevcudiyeti, bizim de mazur görülmemizin gerekçesini oluşturabilir mi? Hayır; çünkü “suimisal misal olmaz”. Başkaları kötü yapıyor diye, ben de kötü yapayım demenin mazeretini bulamazsınız. Kaldı ki bizim başkalarından daha kötü yaptığımız da ortadadır.
İşin özeti, düğümün çözümü uzun yıllar boyunca populist yaklaşımlar bir yüzyılı aşan bir dönemde toplumun sosyo-kültürel yapısının iç dinamiklerle değiştirildiği görülmektedir. Buna karşılık, Türk insanının genetiğininde ataerkil değil anaerkil unsurların daha baskın olduğunu tarihsel veriler kanıtlamaktadır. Genetik mirası ve yapısı anaerkil olan bir toplumun sosyokültürel özelliklerinin tersyönde değişerek ataerkilleşmesi süreci yaşanmıştır. Bu anlayış, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “toplum mühendisliği ile” suçlanan devrimlerin aksine, belki 60 yıl boyunca tersine sosyal mühendislik ile bu hale dönüştürülmüştür. Toplumun bakış açısı değiştirilmedikçe bunun iyileştirilmesi yasalarla veya geleneksel eğitim yöntemleri ile düzeltilemez. Nesiller de geçse bu zehirli sarmaşık yeni nesillerin içine yerleşecektir.
Sözün özü, nüfusunun yarısının insan haklarına saygı göstermeyen bir toplumun, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın bir demokrasi olmadığı ve olamayacağı tartışmasız bir gerçektir. Fizik gücünü akıl gücünün önüne geçirenler, demokrat bir kimliği özümseyememiş ve sosyo-kültürel oluşumunu tamamlayamamış kişilerdir. “Kendi kendimize bu gayreti sarfediyor muyuz ve yeterince demokrat mıyız?” diye sormamız gerekir.
Kadın haklarını kadın hakkı olarak değil, “insan hakkı” olarak görmek ve tanımlamak mümkün olmadığı takdirde, “pozitif ayrımcılık” gibi anlayışlar da tamamıyla anlamsız kalacaktır. Zaten kadın ve erkeğin insan haklarına saygı gösterilmesi, pozitif ayrımcılığa gerek bırakmayacaktır. Eşit olan insanlar arasında pozitif ayrımcılık yapılmaz. Ancak sadece fırsat eşitliği değil eşit muamele sürecini tamamlamadan, belki de pozitif ayrımcılığa bir müddet gerek duyulabilir. Nitekim bazı batı toplumlarında “pozitif ayrımcılık” hala uygulanmaktadır.
Devlete düşen, kanunları iyileştirmekten de önce, mevcut kanunları uygulamaktan geçmektedir. Kadınlarımızın yapması gereken ise, ileri ve uygar ülkelerde olduğu gibi haklarına sahip çıkma mücadelesini gerçekleştirmek, kendilerine empoze edileni kabullenmek yerine karşı çıkmaktır. Bunu Batılı kadınlar uzun yıllar emek, alınteri, gözyaşı ve kan ile kazanmışlar ve -kusura bakmasınlar- kendi kadınlarımız ise Cumhuriyet Türkiyesi’nin ve Atatürk’ün kendilerine getirdiği hakları korumayı genelde becerememişlerdir. Oysa hiç bir siyasi partinin ve ideolojinin malı olmayan ve ayrıca hiç kimsenin karşı çıkmayacağı ve hatta sahipleneceği bu konuda, töre cinayeti işleyenleri ve diğer kriminal yaratıkları, gök kubbeyi başlarına yıkana kadar izleyip cezalandıracak bir hareketin kıvılcımını bizzat kadınlarımız ateşlemelidir. Zira böyle bir mücadelede hiç bir din, siyasi parti, milliyet veya herhangi bir ideoloji, bu haklı davanın karşısında durmayacağı gibi buna destek olacaktır. Burada toplumun içinde mevcut bazı çağdışı güdülerden kaynaklanan etkiler ve topluma yerleşik erkek-egemen bünyeyi sorumlu tutmak doğru ve yeterli olmayacaktır. Önemli olan hareketsiz ve seyirci kalmamak, kötü iç dinamikleri değiştirecek irade ve cesareti göstermek ve toplumun zihniyet transformasyonunu (dönüşümünü) sağlamaktır.
Okumuş, iş sahibi olmuş, kendince özgür yaşama alışmış kadının kendisinden daha az şanslı kadınların sorunlarına sahip çıkması, elini taşın altına koyması ve yalnız söylemde değil eylemde de bu toplumsal sorunun çözümüne katkıda bulunması lazımdır. Bunun yapıldığını söyleyemeyeceğimiz gibi kadın derneklerinin de tamamının doğru ve yerinde çalıştıklarını söylemek mümkün değildir. Dernekçilik kermes ve davetlerle para toplamaktan ibaret değildir. Bu toplanan paraların doğru hedeflere yöneltilmesi asıl amacını oluşturmalıdır. Aksine davranışlar toplumumuzu bölmekte ve kadın haklarının pekiştirilmesine hizmet edeceğine zarar vermektedir. Toplumun teselli olarak ara sıra nazar boncuğu gibi öne sürdüğü makam sahibi bir avuç kadın ise teselli ve övünmek için bahane vesilesi olmamalıdır. Toplumda bir kadın başbakan çıkarmış olan Türkiye’den, kültürel ve ekenomik düzeyi çok daha düşük olan Bangladeş, Sri Lanka, Pakistan gibi ülkelerde, birden fazla kadın başbakan çıkmıştır. Yani bu bir övünç kaynağı değildir. Bunun aksine, makbul olan kadının statüsünün bütünüyle yüceltilmesidir. Bir yandan kadının özgürlüğünü, kendisinin özgür iradesi ile seçtiği başörtüsüne indirgeyen bir tavır, sadece yarım doğrulara aksettirmektedir. Yani özgür iradesi ile baş örtüsü takan bir kadının bunu kullanmasına mani olmak, ne kadar büyük bir insan hakları ihlali sayılır ise, baş örtüsünü kendisine zoraki yöntemlerle kocası, babası, ağabeyi veya mahalle baskısı şeklinde empoze etmek de aynı ölçüde bir insan hakları ihlalidir.
Türkiye’de kadın haklarının ve eşitliğinin sağlanmasıyla övüneceğimiz günün gelmesi için, kadının toplumdaki yerinin öne alınması, evleneceği kişiyi seçmesine hak tanınması, çok eşliliğin önlenmesi, adına başlık parası denen satın almanın önüne geçilmesi, bebek ve çocuk yaştaki kız çocuklarının, dedeleri yaşındaki insanların koynuna teslim edilmemesi, ve erkeğin fizik gücünü kadının vücudu üzerinde kanıtlamaması ve her şeyden önce ona günlük yaşamda cinsel obje olarak değil, insan olarak bakmayı içine sindirmesi gerekmektedir. Bunun için erkeğin de eğitilmesi ve sosyo-kültürel dönüşümüne de ihtiyaç vardır. O zaman ne aile içi, ne aile dışı şiddet, ne sığınma evi, ne kız çocuklarının eğitim sorunu, ne töre cinayeti, ne mahalle baskısı, ne de gerek toplum, gerek hukuk karşısında eşitsizlik gibi sorunlar kalır.
Bunları yapmak ise devletin asli görevidir. Bir ülkenin uygarlık düzeyi kadınına nasıl davrandığı ile doğru orantılıdır. Bunun yolu da hem demokrasi, hem de devletin esas sahibi olan toplumun, kendisini düzeltmesinden geçmektedir.
[1] Dünya Ekonomik Forumu 2007 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu
[2] Yeni Türk Medeni Kanunu, Aile Mahkemeleri, 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunu
(E) Büyükelçi MURAT BİLHAN